Anadolu Okuyor
Manşet Manşet Yanı Politika Siyaset Sürmanşet
Türk Medyası Başarılı Bir Sınav Verdi

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesinde (İKÇÜ) 15 Temmuz demokrasinin ve milli iradenin zaferinin yıl dönümü kapsamında anlamlı bir panel gerçekleştirildi. Rektör Prof. Dr. Saffet Köse’nin moderatörlüğünde düzenlenen “15 Temmuz Gecesinde Medyanın Rolü” başlıklı panelde; Türk medyasının direnişteki stratejik önemi, tarihi canlı yayınların perde arkası ve hafızalara kazınan gazete manşetleri kronolojik ve sosyolojik bir perspektifle ele alındı.

Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu’nun akademik sunumu, Anadolu Ajansı (AA) İzmir Bölge Müdürü Ahmet Caner Baysal’ın ise sektörel sunumuyla katkı sağladığı panelde, Türkiye’nin kendi geleceğini tayin etme kararlılığının en somut nişanesi olan 15 Temmuz direnişinin en önemli aktörlerinden Türk medyasının devlet-millet kenetlenmesinde üstlendiği role dikkat çekildi.

Panelin açılış ve moderatörlük konuşmasını yapan Rektör Prof. Dr. Saffet Köse, Batı dünyasının İslam ülkelerine yönelik stratejilerini “içeriden yönetme” modeline kaydırdığına dikkat çekti. FETÖ’nün bu amaca hizmet etmek için insanların temiz dini duygularını sömürdüğünü belirten Prof. Dr. Köse, Sosyolog Erol Güngör’ün “Kitleleri harekete geçirmede en etkili araç dindir” sözünü hatırlattı. Prof. Dr. Köse, örgütün bu gücü kullanarak milleti hipnotize etmeye çalıştığını ancak Türkiye’deki güçlü kurumsal din eğitimi engeline takıldığını belirtti.

Cumhurbaşkanımızın Dirayeti Tarihin Akışını Değiştirdi

Rektör Prof. Dr. Köse, “Batı, Doğu toplumlarını yönetmek, çerçevelemek ve sömürmek için sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi bilim dallarını araçsallaştırdı. Batı merkezli hegemonik zihniyet, kendisi gibi inanmayan bütün insanları sapkın görüyor. Gerekirse yok etmeyi görev olarak kabul ediyorlar. Farklılıklar üzerinden problemler çıkarmak üzere kendilerini konumlandırmışlar.  Farklılıkları çatıştırıyorlar. Bunu da din, mezhepler, ırklar üzerinden yapıyorlar ve maalesef başarıyorlar. Bugün Nijerya’da Boko Haram’ı, bu coğrafyada DAEŞ’i, Haşdi Şabi’yi ve FETÖ’yü kuran, fonlayan ve büyüten akıl aynı küresel akıldır. Bunu zaten kendi devlet başkanları da itiraf etmektedir. Eğer dini sağlıklı bir zeminde insanlara öğretmezseniz, bu durum çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Dünyada tarikat şeyhlerinin emriyle topluca intihar eden topluluklar gördük. Fethullah da bu yöntemi kullandı ama ülkemizde başarılı olamadı. Çünkü İlahiyat Fakültelerimiz, Diyanet Teşkilatımız ve din eğitimi veren okullarımız sayesinde bu milletin zihnindeki dini bilgi sağlıklıydı. O zifiri karanlık gecede, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın hiçbir tehdide boyun eğmeyen liderlik vasfı, yüksek dirayeti ve milleti meydanlara çağıran cesur duruşu, tarihin akışını değiştirmiştir. Bu tarihi çağrıya anında yanıt veren aziz milletimizin sarsılmaz vatanseverliği, canından aziz bildiği istiklali uğruna tankların önüne gövdesini siper eden imanı, küresel senaryoları bir gecede yerle yeksan etmiştir. Örgüt gerçek kimliğini ortaya koyduğunda; devletinin yanında saf tutan milletin sağduyusu, feraseti ve gerçek inancı harekete geçerek bu hain girişimi bitirdi. Bu yüzden hem milli ve manevi değerlerimizi koruyan kurumlarımıza hem de bu asil vatanseverlik ruhuna sonuna kadar sahip çıkmalıyız” dedi.

Algı Operasyonları ve Medya Üzerinden Yürütülen Psikolojik Harp

15 Temmuz gecesi yaşananların sadece yerel bir ihanet şebekesinden ibaret olmadığını, küresel bir senaryonun sahneye konulduğunu vurgulayan Prof. Dr. Köse, Edward Said’in Oryantalizm eserine atıfta bulunarak; Batı dünyasının ve oryantalizmin Doğu toplumlarına faydacı ve ayrıştırıcı bir amaçla yaklaştığını kaydetti. Rektör Prof. Dr. Köse, ‘Darbe girişimi sırasında CIA’in uzantısı olarak faaliyet gösteren küresel bir özel istihbarat şirketinin, Cumhurbaşkanımızın uçağının rotasını anlık olarak dünyaya servis etmesi ve eş zamanlı olarak ABD merkezli NBC News’in “Cumhurbaşkanı Erdoğan Almanya’dan sığınma talep etti” şeklinde asılsız iddialar yayması tesadüf değildir. Bu hamleler, milli iradeyi kırmak ve darbecilere psikolojik üstünlük sağlamak için planlanmış organize birer algı operasyonudur. Yaşanan bu somut örnekler, karşımızdaki kirli yapının köklerini, sınırları aşan bağlantılarını ve arkasındaki küresel üst aklı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.” diye konuştu.

Hainlerin Zamanlama Planını Milletin Doğal Refleksi ve Sağduyusu Bozdu

Panelde medyanın ve toplumsal reflekslerin sosyolojik boyutunu açıklayan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, 15 Temmuz gecesi Türk milletinin gösterdiği direnişin dünya tarihinde bir eşi daha olmadığını söyledi. Darbe girişiminin zamanlamasına ve kriz yönetimine dair çarpıcı teknik detaylar paylaşan Prof. Dr. Bulduklu, örgütün planlarının nasıl altüst olduğunu resmi raporlar ve itirafçı beyanları üzerinden aktardı. Prof. Dr. Bulduklu, “Krizin genel karakteri belirsizliktir ve belirsizlik insanı ürkütür. Biz toplum olarak kriz anlarında planlı hareket etmekten ziyade kültürel kodlarımızla, doğal bir refleksle bir araya toplanıyor ve hızlı kenetleniyoruz. 15 Temmuz’da da böyle oldu. FETÖ’cü hainlerin kendi ifadelerine göre kalkışma saati aslında gece 03,00 olarak planlanmıştı. Eğer o saatte başlasalardı, millet sabah darbe ortamına uyanacaktı ve zayiat çok daha ağır olabilirdi. Ancak MİT’e yapılan ihbar ve örgüt içindeki sızıntılar nedeniyle panikleyip planı saat 20.30 sularına çektiler. Millet henüz ayaktayken bu işe kalkışmaları, planlarının erkenden deşifre olmasını sağladı. Tabii ki saat 03.00’te de olsaydı bu milletin sağduyusu onlara geçit vermezdi ama zamanlamanın öne kayması oyunlarını tamamen bozdu” dedi.

Eski Darbelerin Ezberi İletişim Teknolojileri ve Medyanın Dik Duruşuyla Bozuldu

Eski darbeler ile 15 Temmuz arasındaki en büyük farkın iletişim teknolojileri ve medyanın duruşu olduğunu belirten, o gece yürütülen başarılı iletişim stratejisine değinen Prof. Dr. Yasin Bulduklu, sergilenen devlet-millet kenetlenmesiyle hainlerin başarısız olduğunu ifade etti. Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Geçmiş darbelerden alışkın oldukları için askerler ilk olarak TRT’ye yürüdü ve kurumu tamamen tahliye edip yayını kestiler. Eskiden sadece televizyonu susturduğunuzda herkes susuyordu. Ancak bu kez farklı bir tablo vardı; başta TRT’nin hızla toparlanması, yerel ve ulusal kanalların kesintisiz yayına devam etmesi kırılma noktası oldu. Dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın süreci ilk andan itibaren bir ‘darbe’ değil, başarısızlığa mahkûm bir ‘kalkışma’ olarak nitelendirmesi, psikolojik üstünlüğü millete verdi. Ardından Sayın Cumhurbaşkanımızın ekranlardan yaptığı o tarihi çağrı, halkın topyekûn sokaklara dökülmesini ve darbenin ilerlemesini engelledi. Türk medyası o gece vatan savunmasında muazzam bir sınav verdi; koordinasyon ve mobilizasyon tamamen medya üzerinden başarıyla yürütüldü. Hiçbir millet yok ki böyle bir girdaptan tek yürek olarak çıkabilsin. Kendisine doğrulan tankların üzerine yürüyen, sopa ile direnen, mermilere göğsünü siper eden başka bir halk yoktur. O geceye ait videoları her izlediğimde derinden etkileniyorum; evinde bebeği olan anneler babalar meydanlara koştu, gencecik evlatlarımız da hainlerin üzerine yürüdü. Biz bu şanlı direnişi ve tuttuğumuz yasları konuşurken, aslında kazandığımız o muazzam başarıyı farkında olmadan küçümsüyoruz. Bu algının kırılmasında ve o gecenin hakkıyla idrak edilmesinde medyanın rolü hayati bir önem taşımaktadır” ifadelerini kullandı.

Uluslararası Medyanın Kirli Propagandası

Uluslararası ana akım medyanın ve FETÖ destekli küresel yayın organlarının o gece yürüttüğü çok katmanlı kara propagandayı somut örneklerle deşifre eden Prof. Dr. Yasin Bulduklu, küresel medyanın iki yüzlü tavrını eleştirdi. Prof. Dr. Bulduklu, “Uluslararası medya, kalkışmanın ilk saatlerinde habercilik ilkelerini bir kenara bıraktı. Fox News gibi küresel kanallar ekranlarında adeta darbe seviciliği yaparak savunurken, Daily Times gibi mecralar iradesine sahip çıkmak için tankların önüne atlayan kahraman halkı ‘koyun’ olarak niteleyecek kadar küstahlaştı. Ne zaman ki Sayın Cumhurbaşkanımızın tarihi çağrısı ve hükümet yetkililerimizin net duruşuyla ibre tersine döndü, darbenin gidişatını gözleyen bezgin bir üslup takınıldı ve kalkışmanın başarısız olacağını anladıkları anda ise psikolojik harbin yönünü değiştirdiler. Organize bir dezenformasyon mekanizması devreye sokuldu.  Uluslararası mecralarda satılık kalemlere sipariş makaleler yazdırarak, meşru hükümeti ‘baskıcı ve intikamcı’ göstermeye çalıştılar. FETÖ medyasının ve siber alandaki manipülasyon hesaplarının ürettiği argümanları küresel kamuoyuna taşıdılar. Yürüttükleri sistematik algı operasyonunun temel hedefi; Türkiye’nin bu direnişle modern dünyadan kopacağı, hızla dindarlaşacağı ve kaos içindeki bir Ortadoğu ülkesine dönüşeceği korkusunu yayarak darbecileri masumlaştırmaktı” dedi.

Mevzu Vatansa Gerisi Teferruattır Diyen Türk Medyası

Küresel ölçekteki devasa algı operasyonunun ve dezenformasyon kuşatmasının Türk medyasının sergilediği tarihi dayanışma sayesinde çöktüğünü belirten Prof. Dr. Bulduklu, yerel medyanın milletin sesi olma işlevini hakkıyla yerine getirdiğini belirtti. Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Batı medyası bu kirli senaryoyu yazarken, Türk medyasının ideolojik farklılıkları bir kenara bırakıp ‘Mevzu vatansa gerisi teferruattır’ diyerek tek yürek olacağını hesaba katmamıştı. O gece Türk medyası, uluslararası şebekelerin iddia ettiği gibi sadece pasif bir haber iletici değil, bizzat milli iradenin koordinasyon ve mobilizasyon merkezi haline geldi. Ulusal ve yerel yayın organlarımızın hiçbiri haddini aşan, darbecileri meşrulaştıran tek bir yayına müsaade etmedi. Sosyal medya ve televizyonlar üzerinden halkın sokaklarda kalmasını sağlayan kesintisiz bir bilgi akışı yönetildi. Dahası, doğru zamanda doğru isimlerin ekranlara çıkarılması; sahayı, sokağı ve ordu içindeki vatansever subayların sesini millete ulaştırması müthiş bir iletişim zekasıydı. Uluslararası medyanın ‘Türkiye’de iç savaş var’ veya ‘Hükümet düştü’ yalanlarına, Türk medyası çıplak gerçeği anında dünyaya haykırarak yanıt verdi. Demokratik meşruiyeti koruma altına alan bu kararlı yayıncılık, sokağın motivasyonunu diri tuttu ve küresel şer odaklarının Türkiye’yi kendi silahıyla vurma planını tamamen boşa çıkardı” ifadelerini kullandı.

Konuşmasının sonunda hafızanın ve sürekliliğin önemine vurgu yapan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Aradan 10 yıl geçti. O dönem henüz 8-10 yaşlarında çocuk olan evlatlarımız bugün üniversite sıralarında oturuyor. Bu hain girişimin öncesini, sonrasını ve o büyük uluslararası kuşatmayı gençlerimize bıkmadan anlatmalı ve asla unutmamalıyız. Bu sadece bir darbe değil, ülkemizi bir iç savaşa sürükleme girişimiydi” diyerek milli bilincin taze tutulması gerektiğinin altını çizdi.

Türk Medyası O Gece Vatan Savunmasında Kusursuz Bir Sınav Verdi

Panelde sektörel deneyimlerini ve medyanın operasyonel gücünü paylaşan Anadolu Ajansı (AA) İzmir Bölge Müdürü Ahmet Caner Baysal, 15 Temmuz gecesi Gaziantep Bölge Müdürü olarak görev yaptığını belirterek, ilk anlarda yaşanan şaşkınlığı ve ardından hızla alınan millî aksiyonu anlattı. Gazetecilerin o gece canları pahasına tarihi bir sorumluluk üstlendiğini ifade eden Baysal, ” Olayı, ilk dakikalarında kendi iç iletişim gruplarımızdan öğrendik. Başlangıçta bir şaşkınlık oldu ama mesleki refleksimiz ile durumu hızlıca anlamaya çalıştık. ‘Böyle bir askeri darbe girişimi bu çağda nasıl olabilir?’ diye konduramadık başlangıçta ama hafızamızı ve profesyonelliğimizi çok çabuk toparladık. Türk medyası olarak o gece hakikaten kusursuz ve çok başarılı bir sınav verdik” dedi.

Her Bir Vatandaşımız Bizim İçin Sahadaki Bir Muhabirdi

Darbe girişiminin kırılma noktalarında Anadolu Ajansı ve yerel medyanın üstlendiği “hakikati gösterme” misyonuna değinen AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, halkın direnişini dünyaya duyurmak için mobil teknolojileri etkin kullandıklarına işaret etti.  Baysal, “Bugün hafızalara kazınan, az önce ekranlarda izlediğimiz o tarihi ve çarpıcı görüntülerin tamamı bizim kanallarımız aracılığıyla dünyaya servis edildi. O gece adeta her bir vatandaşımız sahada bizim için birer muhabir gibi çalıştı. Sahadan gelen anlık görüntüleri abonelerimize servis ettik. Bizim o anki tek ve en büyük amacımız; Türk milletinin bu hain darbeye karşı gösterdiği o asil duruşu ve sarsılmaz iradeyi dünyaya anında ilan edebilmekti. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olduğu bir dönemde doğru ile yanlış; dezenformasyon ile hakikat birbirine çok çabuk karışıyor. Cuntacılar TRT’de zorla bildiri okutup CNN Türk’ü basarken, Anadolu Ajansı binasına da yöneldiler. Ancak emniyet güçlerimizin aldığı kararlı önlemler ve çalışanlarımızın dik duruşu sayesinde içeri sızamadılar. Çünkü biz o sırada çok stratejik bir görev yürütüyorduk: Hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koymak mecburiyetindeydik ve bunun için ölmeye de hazırdık” şeklinde konuştu.

Mobil Teknolojiler Etkin Şekilde Kullanıldı

İletişim teknolojilerinin ve sonrasında medya yoluyla yapılan açıklamaların darbenin seyrini değiştirdiğini belirten AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, 15 Temmuz’un geçmiş askeri darbelerle mukayese edildiğinde medyanın milleti birleştiren yönünün ön plana çıktığını söyledi. Baysal, “1960 ve 1980 darbelerinde iletişim imkânları bu kadar güçlü değildi. Cuntacılar radyoya veya TRT’ye gidip tek bir bildiri okutuyor, orayı durdurunca iletişim ağlarını kapatıyor ve halkı kaderine razı olmaya zorluyordu. Toplumun organize olması engelleniyordu. Fakat 15 Temmuz’da çok büyük bir avantajımız vardı: İletişim altyapısı artık çok güçlü ve yayınları kesemediler. Eğer o gece iletişim hatları koparılsaydı, süreç çok daha karanlık ve farklı noktalara evrilebilirdi. İletişim kesilmeyince bizler cep telefonlarımızla canlı yayınlar yaptık, haberlerimizi mobil olarak geçtik ve müthiş bir mobilizasyon sağladık. Sayın Cumhurbaşkanımızın Facetime üzerinden televizyonlara bağlanarak halkı meydanlara davet etmesi, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın ‘Bu bir kalkışmadır’ diyerek irade göstermesi bu sayede dalga dalga yayıldı. Hemen ardından İstanbul’da 1. Ordu Komutanı’nın ve peş peşe vatansever subayların net açıklamaları Anadolu Ajansı üzerinden servis edildi. Bu açıklamalar, darbe cuntasının psikolojik harbinde çok büyük bir kırılma yarattı ve milletimiz 81 ilde meydanları doldurdu” dedi.

Yakın Tarihin Gerçekleri Genç Kuşaklara Doğru Kanallarla Anlatılmalı

Gaziantep’te görev yaptığı dönemde bölgesel krizleri ve terör operasyonlarını yakından tecrübe ettiğini hatırlatan AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, yakın tarihin objektif bir şekilde genç kuşaklara aktarılmasının hayati olduğunu söyleyerek konuşmasını tamamladı: “Gaziantep’te görev yaparken Suriye’deki iç savaşı 2011 yılından itibaren tam 6 yıl boyunca sınır hattından takip ettim. Suriye’nin iç savaştan önceki halini de biliyorum, şimdiki yıkılmış durumunu da. Keza Güneydoğu’da PKK terör örgütünün hendek barikat operasyonlarıyla yaratmak istediği o kalkışma iklimini ve halkımıza yaşattığı büyük acıları da bizzat sahada soludum. Bütün bu yaşadıklarımız aslında uzak değil, yakın geçmişte gerçekleşti. Bu ülkenin geleceği olan gençlerimize, üniversite öğrencilerimize hiçbir siyasi kaygı ve yaklaşım gütmeden, tamamen objektif ve yalın gerçeklerle bu süreçleri anlatmak zorundayız. Türkiye’nin nasıl bir uçurumun kenarından döndüğünü bilmeliler ki bir daha böyle acı olaylarla, hain pusularla karşılaşmayalım. Bu noktada medyanın gücünü, hafızayı taze tutmak ve gerçekleri gelecek kuşaklara doğru kanallarla aktarmak için daha etkin kullanmalıyız.”

Konuşmaların ardından Rektör Prof. Dr. Köse; panelistler AA İzmir Bölge Müdürü Baysal ile Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bulduklu’ya teşekkür belgesi takdim etti.

Köşe Yazıları Manşet Manşet Yanı Sürmanşet
BİR TABANCA DÜNYAYA DİPLOMASİ TARİHİNİ HATIRLATTI. ERDOĞAN’IN HEDİYESİ DÜNYAYI KONUŞTURDU

DİPLOMASİ TARİHİNİN EN İLGİNÇ ARMAĞANLARI YENİDEN GÜNDEMDE

Devlet başkanları yüzyıllardır yalnızca anlaşmalar imzalamıyor; ülkelerini simgeleyen armağanlar da veriyor. Pandalardan Komodo ejderlerine, develerden lüks otomobillere uzanan bu ilginç hediyelerin her birinin ardında ayrı bir diplomasi hikâyesi yatıyor.

Bir armağan bazen iki ülke arasındaki dostluğun simgesi oluyor, bazen uluslararası tartışmalara yol açıyor, bazen de diplomasi tarihinin unutulmayan anıları arasındaki yerini alıyor.

Çin’in Amerika’ya armağan ettiği pandalar, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın devesi, Putin’in Kim Jong-un’a verdiği makam otomobili, Hillary Clinton’ın “reset” düğmesi ve Berlusconi’nin Hollanda Başbakanı’na hediye ettiği saat… İşte diplomasi tarihinin en ilginç armağanlarından bazıları…

Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nde liderlere verdiği hediyeden yola çıkarak, diplomasi tarihinin en sıra dışı armağanlarını araştırdım. Ortaya, dünya liderlerinin unutulmayan diplomatik jestlerini bir araya getiren ilginç bir dosya çıktı.


Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, yalnızca alınan kararlar ve yapılan siyasi görüşmelerle değil, liderler arasında gerçekleşen diplomatik jestlerle de dünya gündeminde yer aldı.

Zirvenin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, toplantıya katılan devlet ve hükümet başkanlarına verdiği hediyeler, birçok ülkede farklı açılardan değerlendirildi. Kimileri bu hediyeleri Türkiye’nin köklü devlet geleneğinin bir devamı olarak yorumladı, kimileri ise, özellikle Hollanda Başbakanı Rob Jetten’e verilen tabancanın sembolik anlamı üzerinde durdu. Hatta bazı uluslararası medya organları, haberlerini yalnızca bu armağan üzerine kurdu.

Bazı yorumcular bunun tarihî ve kültürel bir armağan olduğunu savunurken, bazıları ise diplomatik hediyelerde silah tercih edilmesini tartışmaya açtı.

En dikkat çekici değerlendirmelerden biri Hollanda’dan geldi. Ülkenin en yüksek tirajlı gazetelerinden De Telegraaf, Erdoğan’ın Rob Jetten’e verdiği tabancayı tek başına haberleştirmek yerine, bu olayı diplomasi tarihindeki ilginç hediyeleri hatırlatmak için bir başlangıç noktası olarak kullandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere armağan ettiği tabanca, TİSAŞ tarafından üretilen ve geleneksel Türk süsleme sanatlarıyla bezeli özel üretim bir modeldi. Ankara, bu hediyenin Türk savunma sanayisini ve zanaatkârlığını simgeleyen sembolik bir armağan olduğunu vurguladı.

Ben de bunun üzerine diplomasi tarihinin sayfalarını karıştırdım ve şu sorunun cevabını aradım: “Dünya liderleri birbirlerine daha önce hangi sıra dışı hediyeleri verdi?”
Tabii ki ortaya hem ilginç hem de renkli olaylar çıktı.

Aslında diplomatik hediyeler, devletler arasındaki ilişkilerin en eski geleneklerinden biridir. Yüzyıllardır hükümdarlar, krallar, cumhurbaşkanları ve başbakanlar, resmî ziyaretlerde birbirlerine ülkelerini simgeleyen armağanlar sunuyor. Bu hediyeler bazen dostluğu, bazen teşekkürü, bazen de iki ülke arasındaki kültürel bağları temsil ediyor. Çoğu zaman maddi değerinden çok taşıdığı anlam önem kazanıyor.

Ancak diplomasi tarihinde öyle hediyeler var ki, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen unutulmuyor. Kimisi dünyanın en sevimli hayvanları olarak hafızalara kazınıyor, kimisi uluslararası bir diplomatik gafa dönüşüyor, kimisi ise yıllarca mizah konusu oluyor.

Benim ortaya çıkardığım dosya, işte bu unutulmayan örnekleri bir araya getiriyor.

Araştırmamda, sadece Erdoğan’ın verdiği tabanca yer almıyor. Çin’in Amerika’ya armağan ettiği pandalar, Endonezya’nın hediye ettiği Komodo ejderleri, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a verilen deve, Vladimir Putin’in Kim Jong-un’a armağan ettiği lüks makam otomobili, Hillary Clinton’ın diplomasi tarihine geçen “reset düğmesi”, Silvio Berlusconi’nin, Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende’ye verdiği pahalı kol saati ve hatta içinden karıncalar çıkan dev bir portre halısı da dosyanın dikkat çeken örnekleri arasında bulunuyor.

Hediyelerin her birinin ayrı bir hikâyesi var…
Kimisi dostluk göstergesi olarak verildi.
Kimisi diplomatik nezaketin sembolü oldu.
Kimisi ise veren kadar alanı da zor durumda bıraktı.
Bazıları müzelerde sergilendi…
Bazıları yıllarca hayvanat bahçelerinde milyonlarca ziyaretçiyi ağırladı…
Bazıları da diplomasi tarihinin en ilginç anıları arasına girdi.

Şimdi gelin, arayıp bulduğum bu ilginç armağanların hikâyelerine birlikte göz atalım.

PANDALAR, DİPLOMASİ TARİHİNİN EN SEVİLEN HEDİYESİ OLDU

Bu dosyada ilk sırayı, belki de diplomasi tarihinin en sempatik armağanı alıyor. Yıl 1972…
ABD Başkanı Richard Nixon, Çin’e yaptığı tarihi ziyaret sırasında yalnızca iki ülke arasındaki buzları eritmekle kalmadı, aynı zamanda dünya kamuoyunun uzun yıllar unutmayacağı bir hediyeyle ülkesine döndü. Çin Başbakanı Zhou Enlai, Nixon’a iki dev panda hediye etti.
Bu jest, o dönemde Amerika ile Çin arasında başlayan yeni dönemin en güçlü sembollerinden biri olarak kabul edildi.

İşin ilginç yanı, bu hediyenin önceden planlanmamış olmasıydı. First Lady Pat Nixon, ziyaret sırasında pandaların ne kadar sevimli olduklarını söyleyince, Çin Başbakanı gülümseyerek, “O halde size iki panda hediye edelim.” karşılığını verdi.
Kısa süre sonra Ling-Ling ve Hsing-Hsing adlı iki panda Washington Hayvanat Bahçesi’ne getirildi. Milyonlarca Amerikalı yıllarca bu iki pandayı görmek için hayvanat bahçesine akın etti. Böylece iki hayvan, belki de tarihin en başarılı diplomatik armağanı olarak kayıtlara geçti.

ENDONEZYA, AMERİKA’YA KOMODO EJDERİ GÖNDERDİ

Diplomaside her hediye panda kadar sevimli olmuyor.
Endonezya Devlet Başkanı Suharto’nun tercihi ise çok daha farklıydı.
1986 yılında ABD Başkanı Ronald Reagan’a iki Komodo ejderi hediye edildi. Dünyanın en büyük kertenkele türü olan bu dev sürüngenler, ilk bakışta dostluk armağanından çok korku filmi kahramanlarını andırıyordu. Ancak Endonezya açısından Komodo ejderi, ülkenin en önemli doğal simgelerinden biriydi ve bu nedenle son derece anlamlı bir hediyeydi.

Suharto, dört yıl sonra aynı hediyeyi bu kez Başkan George H. W. Bush’a verdi. Daha sonra yapılan incelemelerde, Amerika’ya gönderilen üç Komodo ejderinin de erkek olduğu ortaya çıktı. Buna rağmen hayvanlar Chicago Hayvanat Bahçesi’nin yetiştirme programında önemli rol oynadı ve dünyaya gelen çok sayıdaki yavrunun genetik çeşitliliğine katkı sağladı. Böylece ilk bakışta ilginç görünen bu armağan, bilimsel açıdan da değer kazandı.

FRANSA CUMHURBAŞKANI’NA HEDİYE EDİLEN DEVE, SOFRADA SON BULDU

President Francois Hollande receives a camel as gift in Timbuktu, Mali on February 2, 2013. Photo by Julien Tack/ABACAPRESS.COM Stock Photo - Alamy

Araştırma dosyamdaki en ilginç hikâyelerden biri ise Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande’a ait. Hollande, 2013 yılında Mali’yi ziyaret ettiğinde, Fransız ordusunun ülkedeki cihatçı gruplara karşı verdiği desteğe teşekkür amacıyla kendisine bir deve hediye edildi. Bu armağan, Mali halkının minnettarlığını göstermek için seçilmişti ve büyük bir jest olarak kabul edildi.

Ancak bu hikâyenin sonu beklenmedik şekilde gelişti. Hollande, doğal olarak deveyi Fransa’ya götüremedi. Hayvanın iyi bakılması için Mali’de güvenilir bir aileye emanet edilmesini istedi. Fakat aradan çok geçmeden, deveyi emanet alan ailenin hayvanı keserek yediği ortaya çıktı. Olay kısa sürede dünya basınının ilgisini çekti ve diplomasi tarihinin en talihsiz hediyelerinden biri olarak hafızalara kazındı.

Bu üç örnek bile, devlet adamları arasında verilen hediyelerin yalnızca maddi değerden ibaret olmadığını gösteriyor. Kimi zaman iki panda, iki ülke arasındaki dostluğun simgesi oluyor…
Kimi zaman bir Komodo ejderi, ülkesinin doğal zenginliğini temsil ediyor…
Kimi zaman da iyi niyetle verilen bir deve, yıllarca anlatılacak ilginç bir hikâyeye dönüşüyor.

PUTİN’İN LÜKS MAKAM OTOMOBİLİ BİLE KİM JONG-UN’U İKNA EDEMEDİ

Araştırma dosyamda yer alan en güncel örneklerden biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında yaşanan ilginç hediyeleşme oldu.
Putin, 2024 yılında Pyongyang’a yaptığı resmi ziyaret sırasında Kim Jong-un’a, Rus otomotiv sanayisinin gururu sayılan Aurus Senat marka lüks bir makam otomobili hediye etti. Devlet başkanları için özel olarak üretilen bu araç, Rusya’nın en prestijli otomobilleri arasında gösteriliyor ve Kremlin tarafından da resmi törenlerde kullanılıyor.

Putin gives another luxury Russian limousine to Kim as gift | Yonhap News Agency

Hediye teslim edildikten sonra iki lider, Pyongyang sokaklarında Aurus ile kısa bir tur attı. Dünya basınına servis edilen görüntülerde, Putin direksiyonda, Kim Jong-un ise yanında otururken samimi görüntüler veriyordu. Ama bu dostluk gösterisi uzun sürmedi. Putin ülkesine döndükten kısa bir süre sonra Kim Jong-un, yeniden en sevdiği makam aracı olan Mercedes-Maybach’ı kullanmaya başladı. Üstelik bu otomobilin, Kuzey Kore’ye uygulanan uluslararası yaptırımlara rağmen ülkeye kaçak yollarla getirildiği biliniyordu. Böylece milyonlarca dolar değerindeki Rus hediyesi, beklenen etkiyi yaratamadı.

HILLARY CLINTON’IN “RESET” DÜĞMESİ DİPLOMASİ TARİHİNE GAF OLARAK GEÇTİ

Diplomatik hediyeler bazen dostluğu pekiştiriyor, bazen de unutulmayacak hatalara dönüşüyor. Bunun en bilinen örneklerinden biri, ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’a verdiği sembolik “reset” düğmesi oldu. 2009 yılında Obama yönetimi, Rusya ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmak istiyor ve bunu sembolik bir hediyeyle dünyaya duyurmayı planlıyordu.

Hazırlanan kırmızı düğmenin üzerine İngilizce “reset” yani “yeniden başlat” yazılacaktı. Ancak Rusça çeviri yapılırken ciddi bir hata yapıldı. Düğmenin üzerine, “yeniden başlat” yerine “aşırı yükleme” anlamına gelen kelime yazılmıştı. Lavrov hediyeyi alır almaz hatayı fark etti ve gülümseyerek, “Yanlış yazmışsınız.” dedi. Clinton da aynı tebessümle karşılık verdi ve “Bu konuda sizi suçlamayacağız.” diyerek durumu espriye çevirmeye çalıştı. İki bakan daha sonra birlikte düğmeye bastılar ama beklenen “yeni başlangıç” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Aradan geçen yıllar, bu küçük çeviri hatasının aslında iki ülke ilişkilerinin geleceğini de adeta sembolize ettiğini gösterdi.

BERLUSCONİ’NİN PAHALI SAATİ HOLLANDA’DA KOLA TAKILAMADI

İtalya’nın eski Başbakanı Silvio Berlusconi, gösterişli yaşam tarzıyla tanınan bir siyasetçiydi. Bu özelliğini diplomatik hediyelerine de yansıtıyordu. Hollandalı mevkidaşı Jan Peter Balkenende’ye verdiği pahalı kol saati de bunun örneklerinden biriydi.

Ancak bu değerli armağan, Berlusconi’nin umduğu gibi Balkenende’nin bileğini süslemedi. Çünkü Hollanda’da devlet yöneticileri için oldukça katı etik kurallar uygulanıyor. Değeri elli avroyu aşan hiçbir hediye, bakanlar ya da başbakan tarafından kişisel olarak kabul edilemiyor. Bu tür armağanlar ilgili bakanlığa teslim ediliyor, devlet envanterine kaydediliyor ve görev süresi boyunca koruma altında tutuluyor. Gerek görüldüğünde müzelere ödünç veriliyor ya da resmî koleksiyonlarda muhafaza ediliyor. Bu nedenle Balkenende, çok beğendiği söylenen saati hiçbir zaman günlük yaşamında kullanamadı.

HOLLANDA’NIN EN BÜYÜK LÜKSÜ: DELFT MAVİSİ SERAMİK

Delfts blauw nu beter beschermd dankzij nieuwe verordening - EW

Dünyanın birçok ülkesi devlet başkanlarına milyonlarca avro değerinde hediyeler sunarken, Hollanda bu konuda oldukça mütevazı davranıyor. Hollandalı yöneticilerin yabancı konuklara verdikleri hediyelerin başında, ülkenin simgelerinden biri kabul edilen Delft mavisi el yapımı seramikler geliyor. Bazen bunlara kadın konuklar için zarif bir şal, erkekler için ise kol düğmeleri gibi küçük hediyeler de ekleniyor.

Aslında bu tercih, Hollanda’nın devlet anlayışını da yansıtıyor. Gösterişten uzak, sade ama anlam taşıyan armağanlar… Belki dünyanın en pahalı hediyeleri değiller ama ülkenin kültürünü temsil ettikleri için büyük değer görüyorlar.

Bütün bu örnekler gösteriyor ki, diplomatik hediyeler yalnızca nezaket gereği verilen armağanlar değildir. Kimi zaman ülkelerin tarihini anlatırlar…
Kimi zaman kültürlerini temsil ederler…
Kimi zaman da yıllar boyunca unutulmayan hikâyelere dönüşürler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Zirvesi sonrasında liderlere verdiği hediyeler gibi, diplomasi masalarında bazen bir imza kadar, bazen de uzatılan küçük bir hediye kadar, yıllar sonra bile konuşulmaya devam ediyor.

Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nde verdiği tabanca da, ister beğenilsin ister eleştirilsin, artık diplomasi tarihinin konuşulan armağanları arasındaki yerini aldı.