Anadolu Okuyor
Manşet Manşet Yanı Politika Siyaset Sürmanşet
Türk Medyası Başarılı Bir Sınav Verdi

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesinde (İKÇÜ) 15 Temmuz demokrasinin ve milli iradenin zaferinin yıl dönümü kapsamında anlamlı bir panel gerçekleştirildi. Rektör Prof. Dr. Saffet Köse’nin moderatörlüğünde düzenlenen “15 Temmuz Gecesinde Medyanın Rolü” başlıklı panelde; Türk medyasının direnişteki stratejik önemi, tarihi canlı yayınların perde arkası ve hafızalara kazınan gazete manşetleri kronolojik ve sosyolojik bir perspektifle ele alındı.

Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu’nun akademik sunumu, Anadolu Ajansı (AA) İzmir Bölge Müdürü Ahmet Caner Baysal’ın ise sektörel sunumuyla katkı sağladığı panelde, Türkiye’nin kendi geleceğini tayin etme kararlılığının en somut nişanesi olan 15 Temmuz direnişinin en önemli aktörlerinden Türk medyasının devlet-millet kenetlenmesinde üstlendiği role dikkat çekildi.

Panelin açılış ve moderatörlük konuşmasını yapan Rektör Prof. Dr. Saffet Köse, Batı dünyasının İslam ülkelerine yönelik stratejilerini “içeriden yönetme” modeline kaydırdığına dikkat çekti. FETÖ’nün bu amaca hizmet etmek için insanların temiz dini duygularını sömürdüğünü belirten Prof. Dr. Köse, Sosyolog Erol Güngör’ün “Kitleleri harekete geçirmede en etkili araç dindir” sözünü hatırlattı. Prof. Dr. Köse, örgütün bu gücü kullanarak milleti hipnotize etmeye çalıştığını ancak Türkiye’deki güçlü kurumsal din eğitimi engeline takıldığını belirtti.

Cumhurbaşkanımızın Dirayeti Tarihin Akışını Değiştirdi

Rektör Prof. Dr. Köse, “Batı, Doğu toplumlarını yönetmek, çerçevelemek ve sömürmek için sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi bilim dallarını araçsallaştırdı. Batı merkezli hegemonik zihniyet, kendisi gibi inanmayan bütün insanları sapkın görüyor. Gerekirse yok etmeyi görev olarak kabul ediyorlar. Farklılıklar üzerinden problemler çıkarmak üzere kendilerini konumlandırmışlar.  Farklılıkları çatıştırıyorlar. Bunu da din, mezhepler, ırklar üzerinden yapıyorlar ve maalesef başarıyorlar. Bugün Nijerya’da Boko Haram’ı, bu coğrafyada DAEŞ’i, Haşdi Şabi’yi ve FETÖ’yü kuran, fonlayan ve büyüten akıl aynı küresel akıldır. Bunu zaten kendi devlet başkanları da itiraf etmektedir. Eğer dini sağlıklı bir zeminde insanlara öğretmezseniz, bu durum çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Dünyada tarikat şeyhlerinin emriyle topluca intihar eden topluluklar gördük. Fethullah da bu yöntemi kullandı ama ülkemizde başarılı olamadı. Çünkü İlahiyat Fakültelerimiz, Diyanet Teşkilatımız ve din eğitimi veren okullarımız sayesinde bu milletin zihnindeki dini bilgi sağlıklıydı. O zifiri karanlık gecede, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın hiçbir tehdide boyun eğmeyen liderlik vasfı, yüksek dirayeti ve milleti meydanlara çağıran cesur duruşu, tarihin akışını değiştirmiştir. Bu tarihi çağrıya anında yanıt veren aziz milletimizin sarsılmaz vatanseverliği, canından aziz bildiği istiklali uğruna tankların önüne gövdesini siper eden imanı, küresel senaryoları bir gecede yerle yeksan etmiştir. Örgüt gerçek kimliğini ortaya koyduğunda; devletinin yanında saf tutan milletin sağduyusu, feraseti ve gerçek inancı harekete geçerek bu hain girişimi bitirdi. Bu yüzden hem milli ve manevi değerlerimizi koruyan kurumlarımıza hem de bu asil vatanseverlik ruhuna sonuna kadar sahip çıkmalıyız” dedi.

Algı Operasyonları ve Medya Üzerinden Yürütülen Psikolojik Harp

15 Temmuz gecesi yaşananların sadece yerel bir ihanet şebekesinden ibaret olmadığını, küresel bir senaryonun sahneye konulduğunu vurgulayan Prof. Dr. Köse, Edward Said’in Oryantalizm eserine atıfta bulunarak; Batı dünyasının ve oryantalizmin Doğu toplumlarına faydacı ve ayrıştırıcı bir amaçla yaklaştığını kaydetti. Rektör Prof. Dr. Köse, ‘Darbe girişimi sırasında CIA’in uzantısı olarak faaliyet gösteren küresel bir özel istihbarat şirketinin, Cumhurbaşkanımızın uçağının rotasını anlık olarak dünyaya servis etmesi ve eş zamanlı olarak ABD merkezli NBC News’in “Cumhurbaşkanı Erdoğan Almanya’dan sığınma talep etti” şeklinde asılsız iddialar yayması tesadüf değildir. Bu hamleler, milli iradeyi kırmak ve darbecilere psikolojik üstünlük sağlamak için planlanmış organize birer algı operasyonudur. Yaşanan bu somut örnekler, karşımızdaki kirli yapının köklerini, sınırları aşan bağlantılarını ve arkasındaki küresel üst aklı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.” diye konuştu.

Hainlerin Zamanlama Planını Milletin Doğal Refleksi ve Sağduyusu Bozdu

Panelde medyanın ve toplumsal reflekslerin sosyolojik boyutunu açıklayan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, 15 Temmuz gecesi Türk milletinin gösterdiği direnişin dünya tarihinde bir eşi daha olmadığını söyledi. Darbe girişiminin zamanlamasına ve kriz yönetimine dair çarpıcı teknik detaylar paylaşan Prof. Dr. Bulduklu, örgütün planlarının nasıl altüst olduğunu resmi raporlar ve itirafçı beyanları üzerinden aktardı. Prof. Dr. Bulduklu, “Krizin genel karakteri belirsizliktir ve belirsizlik insanı ürkütür. Biz toplum olarak kriz anlarında planlı hareket etmekten ziyade kültürel kodlarımızla, doğal bir refleksle bir araya toplanıyor ve hızlı kenetleniyoruz. 15 Temmuz’da da böyle oldu. FETÖ’cü hainlerin kendi ifadelerine göre kalkışma saati aslında gece 03,00 olarak planlanmıştı. Eğer o saatte başlasalardı, millet sabah darbe ortamına uyanacaktı ve zayiat çok daha ağır olabilirdi. Ancak MİT’e yapılan ihbar ve örgüt içindeki sızıntılar nedeniyle panikleyip planı saat 20.30 sularına çektiler. Millet henüz ayaktayken bu işe kalkışmaları, planlarının erkenden deşifre olmasını sağladı. Tabii ki saat 03.00’te de olsaydı bu milletin sağduyusu onlara geçit vermezdi ama zamanlamanın öne kayması oyunlarını tamamen bozdu” dedi.

Eski Darbelerin Ezberi İletişim Teknolojileri ve Medyanın Dik Duruşuyla Bozuldu

Eski darbeler ile 15 Temmuz arasındaki en büyük farkın iletişim teknolojileri ve medyanın duruşu olduğunu belirten, o gece yürütülen başarılı iletişim stratejisine değinen Prof. Dr. Yasin Bulduklu, sergilenen devlet-millet kenetlenmesiyle hainlerin başarısız olduğunu ifade etti. Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Geçmiş darbelerden alışkın oldukları için askerler ilk olarak TRT’ye yürüdü ve kurumu tamamen tahliye edip yayını kestiler. Eskiden sadece televizyonu susturduğunuzda herkes susuyordu. Ancak bu kez farklı bir tablo vardı; başta TRT’nin hızla toparlanması, yerel ve ulusal kanalların kesintisiz yayına devam etmesi kırılma noktası oldu. Dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın süreci ilk andan itibaren bir ‘darbe’ değil, başarısızlığa mahkûm bir ‘kalkışma’ olarak nitelendirmesi, psikolojik üstünlüğü millete verdi. Ardından Sayın Cumhurbaşkanımızın ekranlardan yaptığı o tarihi çağrı, halkın topyekûn sokaklara dökülmesini ve darbenin ilerlemesini engelledi. Türk medyası o gece vatan savunmasında muazzam bir sınav verdi; koordinasyon ve mobilizasyon tamamen medya üzerinden başarıyla yürütüldü. Hiçbir millet yok ki böyle bir girdaptan tek yürek olarak çıkabilsin. Kendisine doğrulan tankların üzerine yürüyen, sopa ile direnen, mermilere göğsünü siper eden başka bir halk yoktur. O geceye ait videoları her izlediğimde derinden etkileniyorum; evinde bebeği olan anneler babalar meydanlara koştu, gencecik evlatlarımız da hainlerin üzerine yürüdü. Biz bu şanlı direnişi ve tuttuğumuz yasları konuşurken, aslında kazandığımız o muazzam başarıyı farkında olmadan küçümsüyoruz. Bu algının kırılmasında ve o gecenin hakkıyla idrak edilmesinde medyanın rolü hayati bir önem taşımaktadır” ifadelerini kullandı.

Uluslararası Medyanın Kirli Propagandası

Uluslararası ana akım medyanın ve FETÖ destekli küresel yayın organlarının o gece yürüttüğü çok katmanlı kara propagandayı somut örneklerle deşifre eden Prof. Dr. Yasin Bulduklu, küresel medyanın iki yüzlü tavrını eleştirdi. Prof. Dr. Bulduklu, “Uluslararası medya, kalkışmanın ilk saatlerinde habercilik ilkelerini bir kenara bıraktı. Fox News gibi küresel kanallar ekranlarında adeta darbe seviciliği yaparak savunurken, Daily Times gibi mecralar iradesine sahip çıkmak için tankların önüne atlayan kahraman halkı ‘koyun’ olarak niteleyecek kadar küstahlaştı. Ne zaman ki Sayın Cumhurbaşkanımızın tarihi çağrısı ve hükümet yetkililerimizin net duruşuyla ibre tersine döndü, darbenin gidişatını gözleyen bezgin bir üslup takınıldı ve kalkışmanın başarısız olacağını anladıkları anda ise psikolojik harbin yönünü değiştirdiler. Organize bir dezenformasyon mekanizması devreye sokuldu.  Uluslararası mecralarda satılık kalemlere sipariş makaleler yazdırarak, meşru hükümeti ‘baskıcı ve intikamcı’ göstermeye çalıştılar. FETÖ medyasının ve siber alandaki manipülasyon hesaplarının ürettiği argümanları küresel kamuoyuna taşıdılar. Yürüttükleri sistematik algı operasyonunun temel hedefi; Türkiye’nin bu direnişle modern dünyadan kopacağı, hızla dindarlaşacağı ve kaos içindeki bir Ortadoğu ülkesine dönüşeceği korkusunu yayarak darbecileri masumlaştırmaktı” dedi.

Mevzu Vatansa Gerisi Teferruattır Diyen Türk Medyası

Küresel ölçekteki devasa algı operasyonunun ve dezenformasyon kuşatmasının Türk medyasının sergilediği tarihi dayanışma sayesinde çöktüğünü belirten Prof. Dr. Bulduklu, yerel medyanın milletin sesi olma işlevini hakkıyla yerine getirdiğini belirtti. Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Batı medyası bu kirli senaryoyu yazarken, Türk medyasının ideolojik farklılıkları bir kenara bırakıp ‘Mevzu vatansa gerisi teferruattır’ diyerek tek yürek olacağını hesaba katmamıştı. O gece Türk medyası, uluslararası şebekelerin iddia ettiği gibi sadece pasif bir haber iletici değil, bizzat milli iradenin koordinasyon ve mobilizasyon merkezi haline geldi. Ulusal ve yerel yayın organlarımızın hiçbiri haddini aşan, darbecileri meşrulaştıran tek bir yayına müsaade etmedi. Sosyal medya ve televizyonlar üzerinden halkın sokaklarda kalmasını sağlayan kesintisiz bir bilgi akışı yönetildi. Dahası, doğru zamanda doğru isimlerin ekranlara çıkarılması; sahayı, sokağı ve ordu içindeki vatansever subayların sesini millete ulaştırması müthiş bir iletişim zekasıydı. Uluslararası medyanın ‘Türkiye’de iç savaş var’ veya ‘Hükümet düştü’ yalanlarına, Türk medyası çıplak gerçeği anında dünyaya haykırarak yanıt verdi. Demokratik meşruiyeti koruma altına alan bu kararlı yayıncılık, sokağın motivasyonunu diri tuttu ve küresel şer odaklarının Türkiye’yi kendi silahıyla vurma planını tamamen boşa çıkardı” ifadelerini kullandı.

Konuşmasının sonunda hafızanın ve sürekliliğin önemine vurgu yapan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “Aradan 10 yıl geçti. O dönem henüz 8-10 yaşlarında çocuk olan evlatlarımız bugün üniversite sıralarında oturuyor. Bu hain girişimin öncesini, sonrasını ve o büyük uluslararası kuşatmayı gençlerimize bıkmadan anlatmalı ve asla unutmamalıyız. Bu sadece bir darbe değil, ülkemizi bir iç savaşa sürükleme girişimiydi” diyerek milli bilincin taze tutulması gerektiğinin altını çizdi.

Türk Medyası O Gece Vatan Savunmasında Kusursuz Bir Sınav Verdi

Panelde sektörel deneyimlerini ve medyanın operasyonel gücünü paylaşan Anadolu Ajansı (AA) İzmir Bölge Müdürü Ahmet Caner Baysal, 15 Temmuz gecesi Gaziantep Bölge Müdürü olarak görev yaptığını belirterek, ilk anlarda yaşanan şaşkınlığı ve ardından hızla alınan millî aksiyonu anlattı. Gazetecilerin o gece canları pahasına tarihi bir sorumluluk üstlendiğini ifade eden Baysal, ” Olayı, ilk dakikalarında kendi iç iletişim gruplarımızdan öğrendik. Başlangıçta bir şaşkınlık oldu ama mesleki refleksimiz ile durumu hızlıca anlamaya çalıştık. ‘Böyle bir askeri darbe girişimi bu çağda nasıl olabilir?’ diye konduramadık başlangıçta ama hafızamızı ve profesyonelliğimizi çok çabuk toparladık. Türk medyası olarak o gece hakikaten kusursuz ve çok başarılı bir sınav verdik” dedi.

Her Bir Vatandaşımız Bizim İçin Sahadaki Bir Muhabirdi

Darbe girişiminin kırılma noktalarında Anadolu Ajansı ve yerel medyanın üstlendiği “hakikati gösterme” misyonuna değinen AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, halkın direnişini dünyaya duyurmak için mobil teknolojileri etkin kullandıklarına işaret etti.  Baysal, “Bugün hafızalara kazınan, az önce ekranlarda izlediğimiz o tarihi ve çarpıcı görüntülerin tamamı bizim kanallarımız aracılığıyla dünyaya servis edildi. O gece adeta her bir vatandaşımız sahada bizim için birer muhabir gibi çalıştı. Sahadan gelen anlık görüntüleri abonelerimize servis ettik. Bizim o anki tek ve en büyük amacımız; Türk milletinin bu hain darbeye karşı gösterdiği o asil duruşu ve sarsılmaz iradeyi dünyaya anında ilan edebilmekti. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olduğu bir dönemde doğru ile yanlış; dezenformasyon ile hakikat birbirine çok çabuk karışıyor. Cuntacılar TRT’de zorla bildiri okutup CNN Türk’ü basarken, Anadolu Ajansı binasına da yöneldiler. Ancak emniyet güçlerimizin aldığı kararlı önlemler ve çalışanlarımızın dik duruşu sayesinde içeri sızamadılar. Çünkü biz o sırada çok stratejik bir görev yürütüyorduk: Hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koymak mecburiyetindeydik ve bunun için ölmeye de hazırdık” şeklinde konuştu.

Mobil Teknolojiler Etkin Şekilde Kullanıldı

İletişim teknolojilerinin ve sonrasında medya yoluyla yapılan açıklamaların darbenin seyrini değiştirdiğini belirten AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, 15 Temmuz’un geçmiş askeri darbelerle mukayese edildiğinde medyanın milleti birleştiren yönünün ön plana çıktığını söyledi. Baysal, “1960 ve 1980 darbelerinde iletişim imkânları bu kadar güçlü değildi. Cuntacılar radyoya veya TRT’ye gidip tek bir bildiri okutuyor, orayı durdurunca iletişim ağlarını kapatıyor ve halkı kaderine razı olmaya zorluyordu. Toplumun organize olması engelleniyordu. Fakat 15 Temmuz’da çok büyük bir avantajımız vardı: İletişim altyapısı artık çok güçlü ve yayınları kesemediler. Eğer o gece iletişim hatları koparılsaydı, süreç çok daha karanlık ve farklı noktalara evrilebilirdi. İletişim kesilmeyince bizler cep telefonlarımızla canlı yayınlar yaptık, haberlerimizi mobil olarak geçtik ve müthiş bir mobilizasyon sağladık. Sayın Cumhurbaşkanımızın Facetime üzerinden televizyonlara bağlanarak halkı meydanlara davet etmesi, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın ‘Bu bir kalkışmadır’ diyerek irade göstermesi bu sayede dalga dalga yayıldı. Hemen ardından İstanbul’da 1. Ordu Komutanı’nın ve peş peşe vatansever subayların net açıklamaları Anadolu Ajansı üzerinden servis edildi. Bu açıklamalar, darbe cuntasının psikolojik harbinde çok büyük bir kırılma yarattı ve milletimiz 81 ilde meydanları doldurdu” dedi.

Yakın Tarihin Gerçekleri Genç Kuşaklara Doğru Kanallarla Anlatılmalı

Gaziantep’te görev yaptığı dönemde bölgesel krizleri ve terör operasyonlarını yakından tecrübe ettiğini hatırlatan AA İzmir Bölge Müdürü Baysal, yakın tarihin objektif bir şekilde genç kuşaklara aktarılmasının hayati olduğunu söyleyerek konuşmasını tamamladı: “Gaziantep’te görev yaparken Suriye’deki iç savaşı 2011 yılından itibaren tam 6 yıl boyunca sınır hattından takip ettim. Suriye’nin iç savaştan önceki halini de biliyorum, şimdiki yıkılmış durumunu da. Keza Güneydoğu’da PKK terör örgütünün hendek barikat operasyonlarıyla yaratmak istediği o kalkışma iklimini ve halkımıza yaşattığı büyük acıları da bizzat sahada soludum. Bütün bu yaşadıklarımız aslında uzak değil, yakın geçmişte gerçekleşti. Bu ülkenin geleceği olan gençlerimize, üniversite öğrencilerimize hiçbir siyasi kaygı ve yaklaşım gütmeden, tamamen objektif ve yalın gerçeklerle bu süreçleri anlatmak zorundayız. Türkiye’nin nasıl bir uçurumun kenarından döndüğünü bilmeliler ki bir daha böyle acı olaylarla, hain pusularla karşılaşmayalım. Bu noktada medyanın gücünü, hafızayı taze tutmak ve gerçekleri gelecek kuşaklara doğru kanallarla aktarmak için daha etkin kullanmalıyız.”

Konuşmaların ardından Rektör Prof. Dr. Köse; panelistler AA İzmir Bölge Müdürü Baysal ile Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bulduklu’ya teşekkür belgesi takdim etti.

Manşet Politika
HOLLANDA SOLUNUN İKİ BÜYÜK ÇINARI İŞÇİ PARTİSİ VE YEŞİL SOL TARİHE KARIŞIYOR

HOLLANDA SOLUNUN İKİ BÜYÜK ÇINARI İŞÇİ PARTİSİ VE YEŞİL SOL TARİHE KARIŞIYOR

Hollanda solunda tarihi bir dönem kapanıyor. Yarım asır boyunca binlerce Türk’ün siyaset yaptığı İşçi Partisi artık tarih olurken, yeni dönemin adı “İlerici Hollanda” oluyor.

Bu yalnızca iki partinin birleşmesi değil; Hollanda siyasetinin yeniden şekillenmesi anlamına geliyor. Peki, Türk kökenli siyasetçiler bu yeni dönemde nasıl bir rol üstlenecek?

Joop den Uyl’dan Frans Timmermans’a uzanan yarım asırlık siyasi yolculuğu, tanıklıkları ve arşiv fotoğraflarıyla anlatıyorum.

Ben bu birleşmeyi yalnızca bir gazeteci olarak izlemiyorum. Yarım asırdır görüştüğüm liderlerin, tanıklık ettiğim siyasi değişimlerin ve Türk toplumunun verdiği mücadelenin içinden bakarak anlatıyorum.

PvdA’nın tabelası iniyor, ama bıraktığı siyasi miras yaşamaya devam ediyor. O mirasın içinde Türk toplumunun da unutulmayacak bir yeri var.

Bu tarihi gelişmeyi sizlere sunarken, Hollanda siyasi tarihindeki Türk kökenlilerin başarılarını ve isimlerini de sunacağım.

Bugüne kadar milletvekili olmuş 25 Türk, Belediye Meclis üyesi olmuş 2000’i aşkın Türk, Bakan ve Belediye Başkanı olmuş Türkleri de sunacağım.

 

Hollanda siyasetinde yaklaşık seksen yıla yaklaşan köklü geçmişe sahip İşçi Partisi (PvdA) ile son otuz yılın en etkili çevreci ve ilerici hareketlerinden GroenLinks (Yeşil Sol), artık ortak bir siyasi gelecek inşa ediyor.

2023 seçimlerinde ilk kez ortak listeyle seçime giren iki parti, bugün yalnızca Parlamento’da değil, parti örgütlerinde de birleşme sürecini hızlandırmış durumda. Yapılan kongrelerde alınan kararlarla üyeler, tek bir sosyal demokrat ve yeşil parti çatısı altında birleşmeye büyük çoğunlukla onay verdi. Şimdi gözler, resmen kurulacak yeni partinin adına, programına ve yönetimine çevrilmiş bulunuyor.

Bu gelişme, Hollanda siyaseti açısından sıradan bir parti birleşmesi değildir. Çünkü ülkenin iki önemli siyasi geleneği, onlarca yıllık ayrı yürüyüşün ardından ilk kez aynı çatı altında buluşuyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca yeni bir parti değil, Hollanda solunun yeniden şekilleneceği yeni bir siyasi dönem de başlayacak.

Ben de bu tarihî dönüşümü izlerken, yarım asrı aşan gazetecilik arşivimi yeniden açtım. Yıllar boyunca görüştüğüm İşçi Partisi ve GroenLinks liderleriyle çekilmiş fotoğrafları tek tek önüme koydum. Her biri bana yalnızca bir röportajı ya da bir haberi değil, Hollanda siyasetinin değişen yüzünü de yeniden hatırlattı.

Belki genç kuşaklar için bugün yaşananlar, sadece iki partinin birleşmesinden ibaret görünebilir.
Ama benim kuşağım için bunun anlamı çok daha büyüktür.
Çünkü PvdA denildiğinde akla yalnızca bir siyasi parti gelmez.
Aynı zamanda Hollanda’daki Türk toplumunun yarım asırlık göç hikâyesi gelir.

İlk sendikal mücadeleler…
İlk belediye meclis üyeleri…
İlk milletvekilleri…
Göçmenlerin hak arayışları…
Ayrımcılıkla mücadele…
Vatandaşlık tartışmaları…

Bütün bu süreçlerde İşçi Partisi’nin adı hep bir şekilde vardı.
GroenLinks ise daha sonraki yıllarda özellikle çevre, insan hakları ve özgürlükler ekseninde yükselerek Hollanda siyasetinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline geldi.
Bugün bu iki siyasi gelenek tek çatı altında buluşuyor.
Yeni parti için öne çıkan isim artık belli oldu: “Progressief Nederland” (İlerici Hollanda).

Şimdi gelin, bu tarihî birleşmenin arkasındaki isimleri ve yarım asırlık siyasi yolculuğu birlikte hatırlayalım.

TÜRKLERİN HOLLANDA’DAKİ İLK SİYASİ EVİ İŞÇİ PARTİSİ OLMUŞTU

1960’lı ve 1970’li yıllarda Hollanda’ya gelen Türk işçilerinin büyük bölümü fabrikalarda çalışıyordu.
Sendikalarla tanıştılar.
İşçi hareketleriyle tanıştılar.
Sosyal devlet anlayışıyla tanıştılar.
Ve doğal olarak yolları çoğu zaman İşçi Partisi ile kesişti.
O yıllarda Türklerin Hollanda siyasetine açılan ilk kapısı büyük ölçüde İşçi Partisi oldu.

O yıllarda birçok Türk için PvdA yalnızca bir siyasi parti değildi.
Kendilerini dinleyen ilk siyasi adreslerden biriydi.
İşçi haklarını savunuyordu.
Sosyal konutları savunuyordu.
Göçmenlerin sorunlarını gündeme getiriyordu.
Bu nedenle Hollanda Türk toplumunun siyasal hafızasında PvdA’nın özel bir yeri vardır.

DEN UYL DÖNEMİNİ YAŞAYANLAR HATIRLAYACAKTIR

Bugünkü gençler için Joop den Uyl, belki tarih kitaplarında kalan bir isimdir.
Ama benim kuşağım için öyle değildir.
Den Uyl, Hollanda’nın en etkili başbakanlarından biriydi.
Sosyal devletin güçlenmesinde önemli rol oynadı.
İşçilerin haklarını savundu.
Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri azaltmaya çalıştı.
Benim de kendisiyle çeşitli dönemlerde karşılaşmalarım oldu.
Fotoğraflarımız var.
Hatıralarımız var.

O yılların Hollanda’sında siyasetçiler ile halk arasındaki mesafe bugünkü kadar büyük değildi.
Bir gazeteci olarak pek çok siyasi lideri yakından izleme fırsatı buldum.
Den Uyl da bunların en önemlilerinden biriydi.
Bugün PvdA’nın tarih sahnesinden çekildiğini görmek, ister istemez o yılları da hatırlatıyor.

BİR PARTİDEN DAHA FAZLASIYDI

PvdA’nın tarihinde Türk kökenli siyasetçilerin de önemli bir yeri oldu.
Yerel yönetimlerden parlamentoya kadar birçok Türk kökenli siyasetçi bu partide görev yaptı.
Bazıları belediye meclislerine girdi.
Bazıları milletvekili oldu.
Bazıları bakanlık görevlerine kadar yükseldi.
Bu nedenle PvdA’nın hikâyesi aynı zamanda Hollanda Türklerinin siyasal yükseliş hikâyesinin de bir parçasıdır.

Birçok Türk ailesinin evinde seçim dönemlerinde PvdA afişleri asılırdı.
Parti toplantılarına gidilirdi.
Mahallelerde kampanyalar yürütülürdü.
Bugün bunları hatırlayan on binlerce insan hâlâ hayattadır.
(Türk siyasetçilerin Hollanda tarihindeki yerini, yarın sizlere büyük bir dosya halinde sunacağım.)

PEKİ NEDEN BİRLEŞİYORLAR?

Aslında cevap basit.
Çünkü Hollanda siyaseti değişti.
Toplum değişti.
Seçmen tercihleri değişti.
PvdA yıllar içinde büyük oy kayıpları yaşadı.
Bir zamanların iktidar partisi küçüldü.
Yeşil Sol da tek başına beklediği büyüklüğe ulaşamadı.
Sonunda iki parti güçlerini birleştirmeye karar verdi.

Ancak görünen o ki, bu birleşme herkes tarafından coşkuyla karşılanmıyor.
De Telegraaf’ın haberine göre parti içinde ciddi endişeler var.
Bazı eski yöneticiler, yeni partinin giderek daha ideolojik ve daha radikal bir çizgiye kaymasından korkuyor.
Özellikle eski liderlerden Ad Melkert ve bazı deneyimli isimler, geleneksel sosyal demokrat çizginin zayıflayabileceğini düşünüyor.

“YEŞİL SOLLAŞMA” ENDİŞESİ

Parti içinde kullanılan en dikkat çekici ifade “GroenLinksificatie” yani “Yeşil Sollaşma” oldu.
Yani partinin giderek tamamen Yeşil Sol karakterine bürünmesi.
Bazı eski PvdA’lılara göre yeni yapı, işçi sınıfından uzaklaşıp daha çok büyük şehirlerin eğitimli ve ideolojik seçmenlerine yöneliyor.
Bu eleştiri son yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesindeki sosyal demokrat partiler için de dile getiriliyor.
Eskiden fabrikaların partisi olan hareketlerin, bugün üniversite kampüslerinin partisine dönüştüğü iddia ediliyor.
Tartışmanın özü de burada yatıyor.

TÜRK SEÇMENLER NE DÜŞÜNECEK?

Bu soru özellikle önem taşıyor.
Çünkü Hollanda’daki Türk seçmenlerin önemli bir bölümü yıllar boyunca PvdA ile yakın ilişki kurdu.
Şimdi ise karşılarında yeni bir isim var.
Yeni bir teşkilat var.
Yeni bir liderlik anlayışı var.
Bu değişimin Türk seçmen üzerindeki etkisini zaman gösterecek.
Ancak şurası kesin:
Birçok kişi oy pusulasında artık PvdA ismini göremeyecek olmanın duygusunu yaşayacak.

SADECE BİR PARTİ DEĞİL, BİR HATIRA DA TARİHE KARIŞIYOR

Bugün yaşanan olay yalnızca bir parti birleşmesi değildir.
Bir dönemin kapanışıdır.
Den Uyl’ların.
Wim Kok’ların.
Wouter Bos’ların.
Sosyal devlet tartışmalarının.
Sendika salonlarındaki heyecanın.
İşçi mahallelerindeki seçim kampanyalarının.

Ve Hollanda’ya yeni gelmiş Türk işçilerinin umut bağladığı yılların bir bölümü tarihe karışıyor.
Elbette siyaset devam edecek.
Yeni partiler kurulacak.
Yeni liderler çıkacak.
Yeni mücadeleler yaşanacak.

Ama bazı isimler vardır ki, sadece bir siyasi hareketi değil, bir dönemi temsil eder.
PvdA da işte o isimlerden biridir.
Bu nedenle bugün Hollanda siyasetinde yeni bir sayfa açılırken, birçok Türk göçmen ailesinin hafızasında da eski bir albümün sayfaları yeniden çevriliyor.

Ve o albümlerin bir köşesinde, Joop den Uyl ile çekilmiş eski fotoğraflar hâlâ duruyor.

İŞÇİ PARTİSİ LİDERLERİ VE KISA ÖZGEÇMİŞLERİ:

JOOP DEN UYL

İşçi Partisi’nin unutulmaz liderlerinden Joop den Uyl, yalnızca Hollanda siyasetinin değil, ülkedeki göçmen toplumların hafızasında da özel bir yere sahiptir. 1970’li yıllarda sosyal devlet anlayışını güçlendiren politikalarıyla tanınan Den Uyl, Türkiye’den Hollanda’ya gelen işçilerin en yoğun olduğu dönemde eşitlik, sosyal adalet ve dayanışma ilkelerini savunan bir siyasetçi olarak öne çıktı. Bugün birçok Türk ailesi, o yılların sosyal politikalarını hâlâ saygıyla hatırlamaktadır.

WIM KOK

Sendikacılıktan başbakanlığa uzanan örnek bir siyasi kariyere sahip olan Wim Kok, İşçi Partisi’nin en başarılı liderlerinden biri olarak kabul edilir. Uzlaşmacı üslubu, ekonomik istikrarı sosyal politikalarla dengeleme çabası ve toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren yaklaşımı sayesinde uzun yıllar geniş destek gördü. Hollanda’nın Avrupa’daki saygın konumunun güçlenmesinde ve ekonomisinin istikrarlı büyümesinde önemli pay sahibi olan Kok, Türk toplumunun da yakından tanıdığı ve saygı duyduğu isimlerden biri oldu. Avrupa’nın en uzun süre görev yapan başarılı başbakanlarından biri olarak kabul edildi.

DIEDERIK SAMSOM

İşçi Partisi’nin daha yakın dönemdeki liderlerinden Diederik Samsom ise çevre, enerji dönüşümü ve sosyal eşitlik konularını siyasetin merkezine taşıyan isimlerden biri oldu. Göçmen kökenli vatandaşlarla kurduğu yakın diyalog ve toplumsal bütünleşmeye verdiği önem, Türk toplumunda da olumlu karşılık buldu. Parti oy kaybetse de, Samsom’un özellikle iklim politikaları ve Avrupa vizyonu, Hollanda siyasetinde kalıcı iz bırakan çalışmalar arasında yer aldı.

WOUTER BOS

İşçi Partisi’ni 2000’li yıllarda yeniden ayağa kaldıran isimlerin başında Wouter Bos geldi. Genç, dinamik ve halkla kolay iletişim kurabilen siyaset tarzıyla kısa sürede ülkenin en popüler politikacılarından biri oldu. Maliye Bakanlığı döneminde özellikle 2008 küresel ekonomik krizinde sergilediği soğukkanlı yönetim, Hollanda’nın krizi daha az hasarla atlatmasına önemli katkı sağladı. Türk toplumuyla da her zaman yakın ilişkiler kuran Bos, göçmen kökenli seçmenlerin güvenini kazanmayı başaran İşçi Partili liderler arasında özel bir yere sahip oldu.

FRANS TİMMERMANS
Bugün PvdA ile GroenLinks’in ortak lideri olarak öne çıkan Frans Timmermans, yalnızca Hollanda siyasetinin değil, Avrupa siyasetinin de en tanınmış isimlerinden biridir. Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcılığı ve Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın mimarlarından biri olarak uluslararası alanda önemli görevler üstlendi. Avrupa Komisyonu’ndaki görevinin ardından yeniden Hollanda siyasetine dönerek birleşme sürecinin siyasi yüzü oldu. Avrupa vizyonu, güçlü hitabeti ve diplomatik birikimiyle tanınan Timmermans, bugün iki partiyi tek çatı altında buluşturan sürecin en önemli mimarı olarak öne çıkıyor.

YEŞİL SOL (GROENLİNKS) CEPHESİ

 İşçi Partisi’nin hikâyesi Hollanda’daki Türk toplumuyla iç içe geçmiş olsa da, birleşmenin diğer ortağı GroenLinks’in de Hollanda siyasetinde önemli bir geçmişi bulunuyor. Çevre politikaları, insan hakları, sürdürülebilir kalkınma ve sosyal adalet konularını öne çıkaran parti, özellikle son otuz yılda genç seçmenler arasında önemli bir destek kazandı. Gazetecilik mesleğim sayesinde GroenLinks’in birçok lideriyle de farklı dönemlerde tanışma ve görüşme imkânı buldum. Bugün geriye dönüp baktığımda, elimde kalan fotoğraflar yalnızca kişisel bir arşiv değil, aynı zamanda Hollanda siyasetinin yakın tarihine ait küçük bir belge niteliği taşıyor.

PAUL ROSENMÖLLER (1994–2002)

GroenLinks’in en etkili liderlerinden biri olan Paul Rosenmöller, partiyi ulusal siyasetin güçlü muhalefet aktörlerinden biri hâline getirdi. Sosyal adalet, insan hakları ve çevre politikalarını ön plana çıkaran Rosenmöller, etkili hitabeti ve kararlı duruşuyla uzun yıllar Hollanda siyasetinin en saygın isimleri arasında yer aldı.

FEMKE HALSEMA (2002–2010)

Femke Halsema, GroenLinks’e daha özgürlükçü ve yenilikçi bir siyaset anlayışı kazandıran lider olarak tanındı. Bireysel hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti konularındaki çalışmalarıyla dikkat çekti. Bugün Amsterdam Belediye Başkanı olarak görev yapan Halsema, Hollanda’nın en tanınan kadın siyasetçileri arasında bulunuyor.

JOLANDE SAP (2010–2012)

Ekonomi ve sürdürülebilir kalkınma alanındaki uzmanlığıyla tanınan Jolande Sap, GroenLinks’in çevre politikalarını sosyal adalet anlayışıyla birleştirmeye çalıştı. Kısa süren liderliği boyunca özellikle iklim politikaları ve ekonomik reformlar konusunda önemli çalışmalar yürüttü.

BRAM VAN OJIK (2012–2015)

Diplomat kökenli Bram van Ojik, uluslararası ilişkiler ve kalkınma politikalarındaki deneyimini GroenLinks’e taşıdı. İnsan hakları, mülteci politikaları ve dış politika konularındaki çalışmalarıyla öne çıkan Van Ojik, sakin kişiliği ve uzlaşmacı yaklaşımıyla partide saygın bir lider olarak görev yaptı.

JESSE KLAVER (2015–2023)

Genç yaşta GroenLinks liderliğine seçilen Jesse Klaver, partinin son yıllardaki yükselişinin simge isimlerinden biri oldu. Enerjik üslubu, güçlü hitabeti ve özellikle iklim değişikliği, sosyal eşitlik ve Avrupa iş birliği konularındaki çalışmaları sayesinde genç seçmenlerin büyük desteğini kazandı. 2023 yılında İşçi Partisi ile kurulan ortaklığın da en önemli mimarlarından biri oldu.

Ben yukarıdaki isimlerin büyük bölümüyle aynı masada oturdum, röportaj yaptım, seçim gecelerini birlikte izledim. Bugün kullandığım fotoğraflar da o yılların canlı tanıklarıdır.

İşte bugün, bu iki köklü siyasi geleneğin yolları artık tamamen birleşiyor. PvdA’nın sosyal demokrat mirası ile GroenLinks’in çevreci ve ilerici siyaseti, tek bir çatı altında yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor.

PEKİ, YENİ PARTİDE TÜRKLERİN YERİ NE OLACAK?

Asıl önemli soru da burada başlıyor.
Yaklaşık altmış yıllık göç tarihinde Hollanda’daki Türk toplumu, yerel siyasetten ulusal parlamentoya kadar önemli bir temsil gücü oluşturdu. İlk belediye meclis üyelerinden ilk milletvekillerine, ilk devlet sekreterlerinden bakanlara kadar uzanan bu başarı hikâyesinin önemli bir bölümü, yıllar boyunca İşçi Partisi çatısı altında yazıldı.

Şimdi ise yeni bir dönem başlıyor.
PvdA ile GroenLinks’in tek çatı altında birleşmesi, yalnızca iki partinin birleşmesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Türk kökenli siyasetçiler için de yeni bir siyasi sınavın başlangıcını oluşturuyor.

Yeni partinin yönetiminde ne kadar Türk kökenli siyasetçi yer alacak?
Milletvekili listelerinde bugüne kadarki temsil gücü korunabilecek mi?
Yerel yönetimlerde yıllar içinde oluşan siyasi birikim yeni partiye aynı ölçüde taşınabilecek mi?
Yoksa yeni yapılanma, Türk toplumunun siyaset içindeki ağırlığını azaltan bir sürece mi dönüşecek?
Bu soruların cevabını zaman verecek.

Ancak bir gerçek değişmeyecek:
Hollanda’da yaşayan Türkler artık yalnızca seçmen değil; belediye başkanları, milletvekilleri, bakanlar, parti yöneticileri ve kanaat önderleri yetiştiren köklü bir siyasi güce dönüşmüş durumdadır.
Bu nedenle kurulacak yeni partinin başarısı da, başarısızlığı da, Türk toplumunun bu yeni yapılanma içinde ne ölçüde temsil edileceğiyle yakından ilişkili olacaktır.

Ben de bu tarihî değişimi vesile bilerek, Hollanda siyasetine damga vurmuş Türk kökenli siyasetçilerin yarım asırlık hikâyesini, belgeleri ve fotoğraflarıyla birlikte ayrı ve kapsamlı bir dosyada az sonra okurlarımla paylaşacağım.

Çünkü yeni bir parti doğarken, o noktaya nasıl gelindiğini anlatan geçmiş de unutulmamalıdır.

HOLLANDA’DAKİ DİĞER ÜNLÜ POLİTİKACILAR

İşçi Partisi ve Yeşil Sol, Hollanda siyasetinin en önemli yapı taşları arasında yer aldı. Ancak Hollanda’nın siyasi tarihini yalnızca bu iki partiyle anlatmak mümkün değildir.

Yarım asrı aşan gazetecilik hayatım boyunca, farklı siyasi görüşlerden pek çok başbakan, parti lideri ve bakanla görüşme, röportaj yapma ve çalışmalarını yakından izleme fırsatı buldum.

Bu isimlerin başında, Hıristiyan Demokrat hareketin unutulmaz liderlerinden Dries van Agt gelir. Van Agt, yalnızca başbakanlığı dönemindeki devlet adamlığıyla değil, emeklilik yıllarında ortaya koyduğu cesur tavrıyla da hafızalarda yer etti..

Özellikle yaşamının son döneminde İsrail-Filistin meselesi konusunda yaptığı açıklamalar, Hollanda’da ve uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Başbakanlığı sırasında dile getirmediği eleştirileri, emeklilik yıllarında açık bir dille ifade etti. İsrail hükümetini ve Binyamin Netanyahu’nun politikalarını sert biçimde eleştirdi; Filistin halkına yönelik uygulamaları insan hakları açısından ağır sözlerle kınadı. Bu çıkışları, birçok kişiyi olduğu gibi beni de şaşırtmıştı.

Van Agt ile ilgili unutamadığım bir hatıram da vardır.
1974 yılında kurulan Ecevit-Erbakan koalisyonu döneminde Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Hollanda ziyareti sırasında ben de Başbakanlık’taydım. Şevket Kazan içeri girer girmez, Dries van Agt kendisini kapıda karşıladı. Elini sıktıktan sonra beni işaret ederek gülümseyerek şöyle dedi:“Bak, bu adama dikkat et… Bu adam buradaki Türkler’in babasıdır.”

Bu söz, beni elbette mahcup etmişti. Ama aynı zamanda Van Agt’ın, Hollanda’daki Türk toplumunu ve onların sesi olmaya çalışan gazetecileri ne kadar yakından tanıdığını da gösteriyordu.
Yıllar sonra emeklilik döneminde sergilediği ilkeli duruşu gördüğümde, o günkü sıcak ve samimi tavrını yeniden hatırladım.

Bugün Dries van Agt artık aramızda değil. Ama gerek devlet adamlığı, gerekse hayatının son döneminde insan hakları konusunda gösterdiği cesur duruş ve hafızamda yer eden bu sıcak hatırası, onu benim için Hollanda siyasetinin unutulmaz isimlerinden biri yapmıştır.



Hayatının son sayfası da en az siyasi yaşamı kadar dikkat çekiciydi.
Van Agt ile yarım asrı aşkın süredir hayat arkadaşı olan eşi Eugenie van Agt-Krekelberg, uzun süredir ciddi sağlık sorunları yaşıyordu. Her ikisinin de sağlık durumunun geri dönülmez noktaya ulaşmasının ardından, Hollanda’daki yasal ötenazi süreci işletildi ve gerekli tıbbi değerlendirmeler tamamlandı.

Doktor heyetinin onayıyla, 9 Şubat 2024 tarihinde Dries van Agt ile eşi aynı gün ve aynı anda, el ele, ötenazi yoluyla hayata veda ettiler. Dünyada çok ender rastlanan bu veda biçimi, Hollanda’da olduğu kadar uluslararası kamuoyunda da geniş yankı uyandırdı.

RUUD LUBBERS

On iki yıla yaklaşan başbakanlığıyla Hollanda tarihine damga vuran Ruud Lubbers gelir. Ülkesinin ekonomik dönüşümüne yön veren Lubbers, yalnızca Hollanda’da değil, Avrupa siyasetinde de büyük saygı gören bir devlet adamıydı. Daha sonra Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği görevini üstlenmesi de uluslararası ağırlığının bir göstergesiydi. Arşivimde, kendisiyle yaptığım görüşmelerden ve birlikte bulunduğumuz toplantılardan kalan çok değerli hatıralar bulunmaktadır.

HANS WİEGEL

Voormalig VVD-leider en vicepremier Hans Wiegel overleden: 'Een groot staatsman' | Nieuws | AD.nl

Liberal siyasetin unutulmaz isimlerinden Hans Wiegel, etkileyici hitabeti, nüktedan üslubu ve halkla kurduğu güçlü bağ sayesinde yalnızca VVD’nin değil, Hollanda siyasetinin de efsane isimlerinden biri olarak kabul edilir. Muhalefette de iktidarda da ağırlığını hissettiren Wiegel, yıllarca siyaset sahnesinin en etkili aktörlerinden biri oldu.

ED NİJPELS

Ed Nijpels over de eerste klimaattop ter wereld in 1989: 'We waren heel dichtbij een oplossing' | NPO Radio 1

Liberal çizginin önemli isimlerinden Ed Nijpels de bakanlık görevleri ve özellikle çevre politikalarındaki çalışmalarıyla uzun yıllar Hollanda kamuoyunda etkili oldu. Uzlaşmacı yaklaşımı ve yönetim tecrübesiyle farklı dönemlerde önemli sorumluluklar üstlendi.

MARK RUTTE
NAVO-baas Mark Rutte roemt de militaire kracht van Turkije - Business AM

Son yılların en etkili isimlerinden Mark Rutte ise yaklaşık on dört yıl süren başbakanlığıyla Hollanda tarihinin en uzun süre görev yapan liderlerinden biri oldu. Koalisyon yönetimindeki başarısı ve Avrupa siyasetindeki etkin rolüyle yalnızca Hollanda’nın değil, Avrupa’nın da tanınan devlet adamları arasına girdi.

Benim gazetecilik arşivimde bu isimlerin hemen hepsiyle yapılmış röportajlar, sohbetler ve birlikte çekilmiş fotoğraflar bulunuyor. Yıllar boyunca onları yalnızca uzaktan izleyen bir gazeteci olmadım; aynı masalarda oturdum, seçim gecelerini takip ettim, başarılarına da krizlerine de tanıklık ettim. Bu nedenle Hollanda siyasetinin son yarım yüzyılını anlatırken yalnızca partileri değil, o döneme damga vuran devlet adamlarını da anmayı bir görev biliyorum.

**************

Değerli Okurlarım,
Bugün, Hollanda solunun iki köklü partisinin birleşme sürecini ele aldım.
Yarın sözü, o partilerin içinde yarım asır boyunca iz bırakan Türk kökenli siyasetçilerin başarı hikâyesine birlikte bakacağız.

 

                      *******************